ORTADOĞU ATEŞ ÇEMBERİ
Tarih boyunca uzun barış dönemleri göremeyen Ortadoğu coğrafyası yine büyük çaplı bir savaş ortamına girmiş durumda.
1. Dünya Savaşı sonrasında İstiklal mücadelemizin ardından, Büyük Atatürk’ün söylemiyle; binlerce yıllık devlet geleneğine ve kültürüne sahip Büyük Türk Milleti, küllerinden yeniden doğmayı başarmış ve gerek cephedeki gerekse siyasal konjonktürü iyi görmek suretiyle masa başındaki stratejik başarılarla dönemin şartlarına göre olabilecek en başarılı şekilde bu zorlu süreçten çıkmış,tarih sahnesindeki varlığını sürdürmeyi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurarak başarmıştır.
Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde uzun yıllar boyunca yaşadığı toprak kayıpları, birçok cephede giriştiği savaşlar gücünü iyice zayıflatmış, Başkent İstanbul İngiliz işgali altına girmiş, yönetim kadrosu büyük çoğunlukla İngiliz işbirlikçisi olmuş, Anadolu insanı; fakir, güçsüz, hastalıklarla uğraşan, doğru dürüst hastanesi olmayan, beslenemeyen, eriyen çarığına bez bağlayan, cepheden evlerine dönebilen askerlerin hemen hepsinin ya uzuv kaybı yaşadığı ya da sakat kaldığı, kaybedilen toprakları bir kenara bırakın, neredeyse bin yıllık yurdumuz olan Anadolu coğrafyasının bile büyük bölümünün işgal edildiği, Türk’ün İç Anadolu’da küçücük bir bölgeye sıkıştırıldığı bir vaziyette, çaresiz bir durumda kalmıştı. Ancak bütün şartlar altında bile şanlı tarihinden ve binlerce yıllık devlet kurma kültüründen aldığı güç ile bağrından çıkardığı büyük bir dahi ve büyük bir komutanın liderliğinde yurdumuzu işgal eden emperyalist güçleri yenmeyi, tüm olumsuz koşullara, hatta içerideki vatan hainlerine, işbirlikçilere, isyancılara rağmenimkânsız gibi görüneni başarmış, onurunu ve vatanının kurtarmıştır.
Yeni Türk devletinin başkenti olacak Ankara’da Milli Mücadele devam ederken büyük bir öngörü başarısı sonucu 23 Nisan 1920’ de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yurdun dört bir yanından seçilmiş, yüreği vatan ve millet aşkı ile çarpan, kurtuluşa inanmış yurtsever milletvekillerinin meclis kararları ile cepheye verdikleri desteklerle Doğu cephesinde, Ermeniler ve Ruslar ile, Güney cephesinde Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar ile Batı cephesinde İtalyanlar ve Yunanlılar ile amansız mücadeleler verilmiş, bu arada içeride çıkan hain isyanlar bastırılmış ve nihayetinde önce doğu cephesi zaferi, ardından Urfa, Antep, Maraş bölgelerinin kurtarılması ile güney cephesi zaferi kazanılmış, nihayetinde batı cephesinde önce İtalyanlara ardından da Yunanlılara karşı üstünlük sağlanmış ve Mustafa Kemal’in Samsun’ a çıktığı 19 Mayıs 1919 günü başlayan Milli kurtuluş mücadelemiz, 30 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz, 4 Eylül 1922’ de Buldan’ımızın ve nihayet 9 Eylül 1922’ de İzmir’in kurtuluşu ile büyük bir zafere dönüşmüştür.
Bu zaferlerin sonrasında Türk Milleti’nin temsilcisi olarak tüm dünyada Ankara Hükümeti tanınmaya başlanmış ve yaklaşık üç buçuk sene süren Milli Mücadelemiz sonrasında Türk’e boyun eğdirilemeyeceği yedi düvele ilan edilmiştir. Büyük Türk tarihi; Mete Han gibi, Sultan Alparslan gibi, Fatih Sultan Mehmet gibi son devrin en büyük komutanı, kahramanı ve devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk ile tanışmıştır. İzmir’in kurtuluşundan sonraki aşamada yaklaşık bir yıllık dönem boyunca cephede kazanılan zaferlerin masa başında da korunması, tesis edilen saygınlığın ve üstünlüğün muhafaza edilmesi, hem bir taraftan Anadolu insanının makûs talihini iyileştirecek hamlelerin hayata geçirilmesi hem de dış siyasette hata yapmadan kazanımların korunması ve arttırılması noktalarında olağanüstü bir strateji izlenmiş, dünyada bizim dışımızdaki konjonktürel gelişmeler çok iyi analiz edilmiş, yerinde ve ölçüsünde doğru hamleler yapılarak jeopolitik dengemizisağlayacak, itibarımızı arttıracak biçimde bir siyaset izlenmiş ve 24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanması sağlanarak Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal zeminde de kabulü tescillenmiştir.
Artık geri dönüşün mümkün olmadığını görüpyeni Türk Devletinin hukuki meşruiyetini kabul ederek Lozan Anlaşması’na imza atanİtilaf kuvvetleri,23 Ağustos 1923'ten itibaren İstanbul'dan ayrılmaya başlamışlardır. Son birlik 4 Ekim 1923'te Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle Türk bayrağını selamlayarak şehri terk etmiştir. Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu'nun 6 Ekim 1923'te İstanbul'a girmesiyle 4 yıl 10 ay 23 gün süren İstanbul’un işgali resmen sona ermiştir. Böylece Osmanlı’nın başkenti, Fatih’in emaneti Aziz İstanbul, 1453’ deki fetihten sonra 1923’ de Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal öncülüğündeki Türk ordusu tarafından adeta yenidenfethedilerek İngiliz işgalinden kurtarılmıştır. O nedenle nazarımızda 6 Ekim 1923 İstanbul’un kurtuluşu, İstanbul’umuzunebedi Türk yurdu olduğunun ilan edildiği son tarihtir.
İstanbul’un kurtarılmasından sonra Milli Kurtuluş mücadelemizin son zaferi de kazanılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin resmen ilan edilmesinin önünde bir engel kalmadığı için 29 Ekim 1923 günü Büyük Atatürk tarafından Cumhuriyet ilan edilmiştir.
Cephedeki ve bürokrasideki bu zaferler elbette kolay elde edilmemiştir. Cumhuriyetin ilanından sonraki ülkeyi bayındır hale getirme, kalkındırma ve güçlendirme dönemi devam ederken de süreç içinde diğer zaferler kazanılmıştır. Örneğin 1936’ da Montrö Anlaşması imzalanarak İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının kontrolü tamamen bize geçmiştir. Atatürk’ün, almak için çok mücadele verdiği Hatay’dan 23 Temmuz 1939'da son Fransız askerinin çekilmesi ile şanlı Türk Bayrağı Antakya Kışlasında göndere çekilmiştir. İzlenen stratejik politika ile silah atmaya gerek kalmadan bir tarihi Türk yurdu ana vatana katılmıştır. 1974 yılında ise Amerikan boykotu ve batılı ülkelerin karşı çıkmaları göze alınarak yeni bir kahramanlık destanı yazılmış ve Kıbrıs Barış Harekâtı ile Kuzey Kıbrıs Türk vatanına dâhil edilmiştir.
Görüldüğü üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına giden yolda, yıkılmış ve işgal edilmiş durumdaki Osmanlının ardından tüm emperyalist güçlerle ve yerli işbirlikçilerle verilen çetin mücadelenin ve atılan sağlam temeller üzerine inşa edilmiş olan Cumhuriyetimizin ne kadar hayati değerde olduğu kayıtsız şartsız ortadadır. Ancak ne yazık ki, bizim dışımızdaki hiçbir Müslüman ülke bu başarıyı ortaya koyamamış, demokrasi kültürünü geliştirememiş, ya İran ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi teokratik bir rejim ile ya da diktatörler tarafından idare edilmişlerdir. Bu durum günümüzde de halen devam etmektedir. Halkları, insan hakları sorunları ve evrensel hukuk dışı uygulamalar nedeniyle özgürlük özlemi içindedir. Emperyalist güçlerin, diktatörlük rejimlerini etkisi altına alması da kolay olmaktadır. Son dönemlerde sınırımızda Irak ile başlayan ardından Suriye’ye ve şimdi de İran’a uzanan savaş ve iç savaşlar, birçok insanlık dramına sahne olmuştur ve olmaktadır. Şüphesiz ki, emperyalist güçlerin enerji kaynaklarını kontrol etme emeli bu savaşların temel sebebidir. Güçlü devlet yapısı ve demokrasi kültürüne sahip Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri çok sağlam atıldığı için ülkemizin bu girdaptan yara almadan çıkacağına olan inancım tamdır. Gerekli olduğunda elbette ki savaş kaçınılmazdır. Ancak Büyük Atatürk’ün gösterdiği kutlu yoldan öğrendiğimiz kadim bilgi ve edindiğimiz derin devlet tecrübesi ile bir kez daha Ulu Önderimizin veciz sözünü haykırarak tamamlamak istiyorum;
Yurtta Sulh Cihanda Sulh…
Yorumlar
Kalan Karakter: